TÜRKİYE GAZETESİ HABERİ

Cumartesi, Eylül 31 · Kategori: HABER

DÜŞÜNDÜKÇE
Yavuz Bülent BÂKİLER
yavuzbulent.bakiler@tg.com.tr
31 Ekim 2009 Cumartesi
Koca Osmanlı’dan genç cumhuriyete

Cumhuriyetimiz 86 yaşında.
Atatürk demişti ki: “Benim nâçiz vücudum, bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır!“ Devletimizin, sonsuza kadar hayatiyetini devam ettirebilmesi, önce bütün kültür köklerine bağlı kalmasına, sonra siyasete kat’iyyen bulaşmayan güçlü, vurucu, caydırıcı... modern bir orduya sahip olmasına bağlı. Tabii, güçlü bir ekonomi de, bir devleti ayakta tutan temeller arasında.
Cumhuriyetimizi, Devlet-i Âliyye, yani Büyük Osmanlı Devleti doğurdu. Osmanlı da, Anadolu Selçuklu Devletinden dünyaya geldi. Tarih boyunca kurduğumuz 117 Türk devleti içerisinde en uzun ömürlüsü, en büyüğü, en muhteşemi, Osmanlı İmparatorluğudur. Osmanlı İmparatorluğu, dünyanın en büyük üç imparatorluğundan biri. Diğer ikisiyse, Roma ve İngiltere imparatorlukları. Osmanlı İmparatorluğu, 624 yıl hükümran oldu. Biz, 1595 yılında, 3. Murad devrinde, 23 milyon 344 bin 700 km2 üzerinde hüküm süren muhteşem bir devlettik. Değerli tarihçimiz Yılmaz Öztuna’nın Büyük Türkiye Tarihi’nde belirttiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu, 624 yıllık ömrünün, 322 yılını, dünyada lider devlet olarak geçirdi. Yani bugünün ABD’si ne ise, dünün Osmanlı devleti de o idi. Dünya devletleri arasında 322 yıl, birinci sırada bulunan Devlet-i Âliyye acaba neden durakladı, geriledi ve çöktü?
Bunun çeşitli sebepleri var: Önce, Osmanlıda hoşgörülü olmak yâni, “yaradılanı, yaradandan ötürü sevmek” esastı. Bu bakımdan Osmanlı’da, devlet idaresinde, kan birliği kat’iyyen dikkate alınmadı. Esas olan Müslümanlıktı. Çeşitli ırklardan gelen kişiler, eğer Müslüman iseler, onlara devletin en uç noktalarında bile vazifeler veriliyordu. O kadar ki, Osmanlı’da, 215 sadrazamlık makamından yarıdan fazlasına, Türk asıllı olmayan kimseler oturdular.
Devletimizi, 300 yıl kadar Türk asıllı sadrazamlar, 324 yıl da Türk olmayan sadrazamlar idare ettiler. Meselâ, Ermeni asıllı iki sadrazamımız bile oldu. Birisi, Maraş Ermenilerinden Müslümanlığı seçen Hayrettin Paşa idi. Ötekisi, Malatya Ermenilerinden Süleyman Paşa! Devletimizi, Arnavut asıllı 44 sadrazam idare etti. Fakat bu Müslüman ve Müslüman olmayan topluluklar, zaman zaman devletimize isyan ederek bizi arkamızdan vurdular. Müslüman olmalarına rağmen, İngilizlerle iş birliği yaparak halifemize, yâni devletimize isyan edenler oldu. Bu isyanlardan, ihanetlerden imparatorluğumuz sarsılmaya başladı. Sonra Necip Fazıl Kısakürek merhumun ifadesiyle, birtakım “Kaba softa, ham yobaz kişiler, medreselerimizden, yani dünkü üniversitelerimizden müspet ilimleri kaldırdılar.” Kur’an-ı kerimde, bizi müsbet ilimlere teşvik eden 750 civarında âyetin önemini dikkate almadılar.
Böylece, hem içimizdeki bazı toplulukların ihanetlerine uğrayan hem de ilimden irfandan uzaklaşan koca Osmanlı devleti, yerini genç Cumhuriyetimize bıraktı.



 

<_script /><_script /><_script /

ERİVAN'DAN VAN'A HATIRALARIM. KİNYAS KARTAL

Salı, Eylül 27 · Kategori: HABER

Erivan'dan Van'a HATIRALARIM

 

 

'Allah bu milletin evlatlarını birbirine düşüren yabancı güçlere fırsat vermesin. Zafer tattırmasın. Şunun bunun sözüne kanan gençlerimize doğru yolu bulmak nasip eylesin.'


 


Bu ülkede asırlardır aynı tarihin, kültürün ve inancın beşiğinde mayalanarak, bağımsız ve hür olarak yaşayıp bugünlere geldik. Bundan dolayı, aşireti-kökeni-ırkı-dini-mezhebi ne olursa olsun, herkes Türk Milleti’nin eşit ve şerefli evladı olmuştur. Aynı milletin ve milliyetin mensuplarıyız, kimliğimiz de birdir.
Ülkemizi parçalamak ve ele geçirmek isteyen Haçlılar kimliğimizi hedef seçmiştir. Bu, kimlik parçalanırsa; millet de, vatan da, egemenlik de parçalanacak demektir. Bu gerçek bölgemizde yaşanan kanlı olaylarda,  'Büyük Ortadoğu Projesi' ve haritalarında açıkça görülmektedir.
Bu yolda, öz kardeşini katletmeyi kurtuluş zannederek, emperyalistlerle işbirliği  yapanlara, gaflet ve dalalet içinde yüzenlere rahmetli Kinyas Kartal yüreğinden gelen bir çığlıkla sesleniyor.  Dini bütün, vatansever, Türk Milleti’nin şerefli evladı Kinyas Kartal,  1987 yılında hatıralarını ve vasiyetini yazmayı bir görev bilmiş. Biz de, bu asırlık çınarın gizlenen vasiyetini aynen yayımlamayı görev sayıyoruz. Bu hatıratı ve vasiyeti özellikle, kimlik tartışmalarını inatla gündemde tutarak, millet bütünlüğüne karşı din, ırk ve etnik  bilinçlenmeyi  keskinleştirip, ülkenin bir kaosa sürüklenmesine ortam hazırlayanlara ithaf ediyoruz.           
*  Sadi Somuncuoğlu


 


Allah birliğimizi bozmak isteyenlere fırsat vermesin
ÖNSÖZ
Bu kısa risaleyi neden yazdım. Yayın hayatı ile ilgili olmayan Kinyas KARTAL’ın bu tür bir şey yazmış olması beni tanıyan herkesin muhakkak dikkatini çekmiştir. Böyle bir açıklama yapmak benim sadece hakkım değil, aynı zamanda vazifemdi. Emsallerime de aynı uygulamayı tavsiye ederim.
Ben ki, Elhamdülillah 90’ıma merdiven dayadım. Rusya’da Çar’ı, geçiş dönemi yönetimini ve Lenin’i iktidarda gördüm. İran’da Şahlık döneminde bulundum. Türkiyemizde Büyük Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel, Sunay, Korutürk ve nihayet Evren’in Cumhurbaşkanlığı dönemlerini yaşadım ve yaşıyorum. Bu zaman zarfında içeride ve dışarıda birçok olaya şahit oldum. Herhalde gençlerimize söyleyecek bir çift sözüm olacaktır. Milletler evlâtlarını yetiştirirken onlara gelecek için yatırım yapmış olurlar. Benim de acı ve tatlı olaylarla dolu ömrüm ve 15 yıl TBMM’de parlamenterlikten sonra Meclis Başkanlığı görevi ile şereflendirilmem millî iradenin bana yaptığı yatırımdır. Bizim milletimiz asker doğar asker ölür. Asker olarak ölmek demek, son nefeste dahi görev başında olmak demektir. Asker olmak için muhakkak üniformalı olmak da gerekmez. Benim de ömrüm bu büyük milletin uğrunda çeşitli cephelerde savaşarak geçti. Demokrasi mücadelemiz bu safhalardan bir bölümü idi. Şu anda yazmakta olduğum satırlarla da milletimin birlik, beraberlik ve huzur içinde yaşamasına yardımcı olmak istiyorum. Görüldüğü gibi mücadele bitmiyor. Hayat devam ettikçe ve bu mukaddes milletin düşmanları faaliyetlerini sürdürdükçe, bizim de cepheden cepheye koşmamız zaruridir.
Allah bu milletin evlâtlarını birbirine düşüren yabancı güçlere fırsat vermesin, zaferi tattırmasın, şunun bunun sözüne kanan gençlerimizin doğru yolu bulmalarını nasip etsin.


 



Dinim ve milliyetimle her zaman iftihar ettim
Sovyetler Birliği’nde doğdum. Kiev Askeri Lisesi’nde okudum. Bakü’deki Harp Okulu’nu bitirdim. Rusları ve komünistleri asla sevemedim. Sovyetler Milli Mensubu olarak askerlik yapmış olmam dini ve milli duygularıma kesinlikle gölge düşürmedi



Beşinci göbekten dedem Şemdin, Diyarbakır’ın Karacadağ bölgesinde yaşamakta iken, bir olay üzerine Iğdır-Aralık’ın Dil bölgesine yerleşmişler. Ondan sonra gelen kuşaklar sırasıyla Şemdin’in oğlu Mehmet, onun oğlu Nadir, onun oğlu Fethi, onun oğlu Bedir ve onun oğlu da ben Van’a gelinceye kadar hudut değişiklikleri ve olaylara göre Rusya, daha sonra Sovyetler Birliği, İran, Osmanlı İmparatorluğu, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşadık.
Biz Dil bölgesine geldiğimiz zaman bu bölge İran sınırları içerisinde idi. Bu bölge bilâhare Rusların eline geçti. Dil bölgesi Rusların eline geçince halen de Sovyetler Birliği sınırları içerisinde bulunan Tarımkent’te dünyaya geldim. Tahsilime Tarımkent’te başladım. O dönemde Rusların ilk ve orta okulları bir arada idi. Gimnaziye deniyordu. Burayı bitirince ,  babam beni Askerî Lise’ye vermek istedi, imtihanlara Tiflis’te girdim ve kazandım. Ukrayna’nın Kiev şehrinde Askerî Lise’de okumaya başladım. 1918 yılında Askerî Lise’den mezun oldum.


Türkiye’ye gelişim
Biz Diyarbakır bölgesinden göçtükten sonra ,  250-300 yıl geçmiş. Benimle o nesil arasında 5 kuşak geçmiş. Türkiye’ye 1922 yılında geldiğimiz zaman ben 22 yaşındaydım. Bugün 86 yaşındayım, birisi öldü 9 çocuğum ve 21 torunum var. Bildiğim yabancı diller arasında Rusça, Fransızca, biraz Almanca, biraz Arapça vardır ve ayrıca Türkçenin aşiretlerde konuşulan şekli olan Kürtçeyi de bilmekteyim.
Askerlik mesleğini seçişime rahmetli babam sebep olmuştur. Rahmet li gözü açıktı ve beni çok severdi. 'Seni subay yapacağım. Ama süvari olacaksın. Atının nalları gümüş olacak, çivilerini altından vurdurtacağım' derdi. Çok zengindi.
Rus ihtilâli benim Askerî Lise’yi bitirdiğim yıl başladı. O yıllarda Azerbaycan’da bağımsız bir Türk devleti vardı. Ben Bakü’de Harp Okulu’nu bitirip bir yıl da teğmenlik yaptıktan sonra ,  Ruslar Azerbaycan’ı istilâ ettiler. Bana da 'Kızıl Generaller Kursu'na katılmam teklif edildi. Komünist ideolojiyi benimsemediğim için katılmadım. Esasen Ruslarla ve komünistlerle elbirliğinde hiç bulunmadım. Onları hiç tutmadım ve hiç sevmedim.
Komünizm kavgası başlayıp kan gövdeyi götürdüğü dönemde ,  kimin kimden yana olduğu belli değildi. Sürekli cinayetler işleniyor, toplu katliamlar yapılıyordu. Yaranmak için ihbarda bulunanları da ihbar edenler çıkıyordu. Devlet adına kamulaştırmalarda şahısların malları sürekli el değiştiriyordu. Her tarafta yangın, sabotaj, kıtlık ve anarşi vardı. Sefalet had safhaya çıkmıştı.
Bu yıllarda Kiev’den Erivan’a dönmek istedim. Ailem Erivan’da idi. Şüphesiz böyle bir dönemde ailem de beni yanında isterdi. Şartlar bana bu imkânı vermedi. Azerbaycan’ın Bakü şehrinde Harp Okulu’na girdim. Buradaki tahsil hayatım 2 yıl sürdü. 2 yıl sonra Harp Okulu mezunu olmuştum. Mezuniyetten sonra bir süre Bakü’de kaldım. Sovyet Ordusu İran’a giderken ,  ben de birliğimle birlikte İran’a geçtim. Kazbin bölgesinde bir süre kaldım. Bilâhare Sovyet Genelkurmay Başkanlığı’na müracaat ederek Erivan şehrinin Nahçıvan Bölgesi Askerî Komiserliği’ne atanma talebinde bulundum ve orada göreve başladım.


Milliyetim iftiharımdır
Gerek Çar’ın, gerekse Sovyetler Birliği’nin mensubu olarak askerlik yapmış olmam ,  dinî ve millî duygularıma kesinlikle gölge düşürmemiştir. Daima dinim ve milliyetimle iftihar etmiş ve onları en iyi şekilde temsil etmeye çalışmışımdır. O yıllarda ,  şimdi de olduğu gibi Kafkasya’da Müslüman Türk az değildi. Şüphesiz bu insanların gençleri, eğitimlerini tamamlayınca veya meslekleri gereği hayata atılınca, Sovyet sistemi içinde görev alıyorlardı. Ben de bunlardan biri idim.




                                                 YARIN:  Gençlerimizi uyarmalıyız

 

06/11/2008  02:18
KAYNAK: YENİÇAĞ GAZETESİ    27.10.2009

YENİ ÇAĞ GAZETESİ HABERİ

Pazartesi, Eylül 26 · Kategori: HABER

AKP'li başkan Afyon'a Yunan heykeli dikecek

 

 

ABD-AKP işbirliğiyle başlatılan sözde açılımlara bir yenisi daha eklendi. Afyon Belediye Başkanı Burhanettin Çoban, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’yu kan gölüne çeviren işgalci Yunan askerlerinin de “şehit” olduğunu savunarak onlar için anıt yaptıracağını söyledi. ‰ 7’de


Afyon’da Yunan açılımı
Afyon’un AKP’li Belediye Başkanı Çoban, Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’yu kan gölüne
çeviren işgalci Yunan askerlerini şehit ilan ederek onlar için anıt yaptıracağını söyledi


Haber: Önsel ÜNAL
AKP’nin Türkiye’nin geleceğini tehlikeye sokan ve üniter yapısını zedelemeye yönelik sınır tanımaz politikaları, ülkeyi adım adım sonu olmayan sözde açılımlara sürüklüyor. ABD-AKP işbirliğiyle başlatılan ve Başbakan Erdoğan ile hükümet yetkililerinin  “Bedeli ne olursa olsun geri dönüşü yok” diye dillendirdikleri Sözde Ermeni ve Kürt açılımlarına bir yenisi daha eklendi. Başbakan’ın açılımlarından cesaret alan ve hükümetin memuru gibi davranan Vali ve Belediye başkanları da kendi açılımlarını hayata geçirme gayreti içerisine girdi.


İlginç savunma
Trabzon’da Sümela Manastırı’nın turizme katkı sağlayacağı gerekçesiyle ayine açılmasına ışık tutan Vali Recep Kızılcık’ın ardından benzeri bir teklif de Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burhanettin Çoban’dan geldi. Çoban, Afyonkarahisar’da ölen Yunan askerlerinin şehit olduğunu savunarak onların anısına şehre anıt dikeceğini söyledi. Afyonkarahisar’da Yunan mezarlarının bulunduğuna dikkat çeken Çoban anıt dikilmesinin ardından burasının ziyaretçilere açılacağını kaydetti.


Büyük bir gaflet
Burhanettin Çoban’ın bu açıklamasına MHP Afyon Milletvekili Abdülkadir Akcan’dan sert tepki geldi. “Bu düşünce sapığından hicap duyuyorum” diyen Akcan, “Afyon onun kafasına kazanı, tencereyi geçirsin de görsün. Belediye Başkanı göstersin bakalım Afyon’da nerede yunan mezarı varmış da oraya anıt dikecekmiş bilelim. Ben bunu duyunca adeta şok oldum. Bu adam ne söylediğini bilmiyor” şeklinde konuştu. Afyon Belediye Başkanı Burhanettin Çoban’ın Kurtuluş Savaşı ile Çanakkale Savaşını aynı kefeye koymak gibi bir gaflet içerisine girdiğinin altını çizen Akcan şöyle konuştu:


Hicap duyuyorum
“Bu, tarihini bilmemek demektir. Yunanlılar Afyon’da Büyük Taarruz’da ev ev kapı kapı işgal yapmış. İşgal sırasında onbinlerce insanı katletmiş evlerini yakıp yıkmıştır. Yeni doğan bebeği bir Yunan askeri havaya atmış, diğer Yunan askeri havada süngüsüne geçirmiştir. Şimdi ben bu tarihimle kan ağlayarak Yunan mezalimini Afyon’un her santimetrekaresinde hissederken, kendisine şehir emanet edilmiş bir düşünce sapığının bu şekilde davranmasından hicap duyuyorum.” Akcan, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Atina’da camiye vize vermeyen Yunan için ben niye anıt dikeceğim. Benim atalarımın anıtları orada harabe halinde iken ne münasebetle Yunan’a anıt yapacağım.”


Cumhuriyet Meydanı’ndaki anlamlı anıt
Afyon Cumhuriyet Meydanı’nda kentin   simgesi olan anıt, devrin önemli heykeltıraşlarından Krippel’in 1934-1936 yılları arasında yaptığı eseridir. 27 Ağustos 1922 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nda Afyon’un Yunan saldırısından kurtarılışını ve Türk ordusunun, Yunanlıları tepelediğini
sembolize ediyor.


Özsoy: Bu, çirkin bir tezgahtır
Türkiye Kamu-Sen Afyon İl Temsilcisi Erol Özsoy, Belediye Başkanı Burhanettin Çoban’ın bu girişiminin, önce Afyon sevdası, Kars sevdası, Trabzon sevdası hatta Türkiye sevdası olarak başlayıp sonra eski defterleri karıştırmak için sürdürülen bir tezgah olduğunu söyledi. Özsoy şunları ifade etti:  “Türk halkına her türlü kötülüğü yapan zulmeden haksız yere işgal eden, yakan ve yıkan, öldüren, megola idea diye Kıbrıs’ı kana bulayan bir toplumun anıtını mı dikeceksiniz? Sayın Çoban, sen tarih, coğrafya okumuyor musun, Afyon’un kalkınması, turizmi Yunan anıtına mı kaldı? Projelerinle uğraşsan daha iyi olmaz mı? Yarın Ermeniler de Afyon’da tapu aramaya kalkarlarsa sen onlara da yeni tapular mı çıkaracaksın? Sen kendi işine bak.”

 

26/10/2009  00:58
4015 defa okundu

Arkadaşına GönderYazdırYorum Ekle
   YORUMLAR Bu haber için ilk yorumu siz yapın. Yorum Ekle

<_script /><_script />
<_script /><_script />

<_script /><_script />
 
 
Bölücülük Yapan Vekilin Dokunulmazlığı Kaldırılsın mı?
 Evet
 Hayır

<_script /><_script /><_script /><_script />


YENİÇAĞ GAZETESİ HABERİ

Pazar, Eylül 25 · Kategori: TARIH

  

TARİHİN IŞIĞINDA
Yazarın diğer köşe yazıları:
...........................................................
Muhiddin NALBANTOĞLU
yenicag@yenicaggazetesi.com.tr
...........................................................
YUNANLILARIN BAŞKUMANDANI ve GENARELLERİ ESİRİMİZDİ
Avrupa`yı kahreden zafer 30 Ağustos
Kahramanların dilinden Türk ordusunun destanı



Başkumandanın Başyaveri Salih Bozok anılarını anlatmaya devam ediyor:
‘.... Tam bu sırada fırka kumandanı Kâzım Paşa savaşta esir edilmiş olan dört Yunan generalini getirdi. Bu generaller, bir gün evvel Başkumandan Paşanın esir edilmelerini telefonla Kemaleddin Sami Paşa’ya emir buyurdukları kolordu kumandanları idi.

Yunan generallerinin hayreti
Gazi Paşa generallerle görüşerek icap eden malûmatı aldı. Generallerden birisi kendilerine sorulan suallerin tamamlanmasından sonra, kiminle teşerrüf etmekte (- şereflenmekte) olduğunu sordu:
-  Mustafa Kemal Paşadır! dedik. Hayretle gözlerini açtı, inanmak  istemiyordu.  Sualini tekrarladı:
-  Fakat bu Mustafa  Kemal Paşa, bizim  bildiğimiz Mareşal  Mustafa  Kemal midir?  dedi.  Görüştüğü zatın hakikaten Başkumandan Mustafa Kemal  Paşa olduğunu  öğrendikten sonra:
-  Dün burada mıydı? diye sordu.
-  Başkumandanlık Meydan Savaşını bizzat kendisi idare etmiştir, cevabını verdik.  Düşman generali bir süre sustu. Sonra bakışlarını hürmet ve takdirle Gazi Paşa’ya çevirdi ve dudaklarından şu sözler döküldü:
-  Zafer, galibiyet, şeref ve bu topraklar... Her şey sizin  hakkınızdır.  Bizim Haci Anesti İzmir’den  kıpırdanamadı.
Ertesi günü ben Büyük Millet Meclisi başkanlığına savaşlar ve cereyan eden durum hakkında telgrafla malûmat vermek üzere Gazi Paşa hazretlerinin emirleri mucibince Dumlupınar’dan Afyon’a henüz telgraf hattı tesis edilmediğinden Bolvadin’e gitmeye mecbur oldum.

Gazi esir Yunan Başkumandanını nasıl kabul etti?
İşimi bitirdikten sonra Afyon’a döndüğüm zaman Gazi Paşa’nın istirdat edilen (-kurtarılan) Uşak’ı teşrif ettiklerini (-şeref verdiklerini) ve kendilerine orada mülâki olmaklığımı emir zabiti (Siirt meb’usu) Mahmut Bey telefonla bildirdi. Ertesi günü Uşak’ta karargâha iltihak ettiğim zaman Yunan başkumandanı General Trikopis ile General Diyonis’in esir edilmiş olduklarını öğrendim.
Esir düşmüş başkumandanla general arkadaşı o gün Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin yanına  getirildiler. İsmet Paşa ile birinci ordu kumandanı da beraber gelmişlerdi.
Gazi Paşa hazretleri esir generalleri ayakta karşıladı. Kendilerine yer gösterdi, birer çay ısmarladı, sonra Trikopis’e sordu:
-  Bu iş nasıl oldu?
Trikopis iki ellini yanlarına doğru açarken başını önüne eğdi. Vaziyetinden bu akıbeti mukadderattan ziyade (-kaderden çok) aciz ve zaafa hamletmek istediği anlaşılıyordu.
Gazi kendisini teselli etti:
-  Üzerinize düşen vazifeyi ifa ettiğinize kailseniz müsterih olunuz. En büyük kumandanlar için de esaret mukadder olabilir.
Trikopis verdiği cevapta bazı kusurları Diyonis’e atfettikten sonra topçularımızın mükemmeliyetinden, iki telsizleri olduğu halde birinin evvelce bozulup İzmir’e gönderildiğinden, diğerinin topçu ateşimizle tahrip edildiğinden bahsetti ve çaresizlikler içinde kaldığını ve hattâ bir gün evvel kendi yaverinin dahi yanından ayrıldığını söyledi.
Trikopis yapacak yalnız bir şey kaldığını fakat yapamadığını ilâve etti. Esir başkumandan intihar arzusunda olduğunu imâ ediyordu! Gazi paşa:
-  Kendi vicdanına muhavvel (-yüklenmiş) bir keyfiyettir, ona biz karışamayız!.. Dedikten sonra İsmet Paşa’ya:
-   Kumandanlar zannedersem istirahate muhtaçtırlar, dedi.
Trikopis çıkacağı sırada, Gazi Paşa’dan gördüğü fevkalâde nezaketten cesaret alarak, İstanbul’da bulunan ailesinin sıhhatinden haberdar edilmesini rica etti. Gazi Paşa, adresinin alınmasını ve Hilâliahmer vasıtasiyle ricasının isafını (-yapılmasını) emir buyurdular.
Başkumandanlık Savaşından sonra İzmir’in istirdadına (-kurtuluşuna) kadar hemen hiçbir yerde şayanı dikkat (-önemli) çarpışmalar olmamıştır. Birkaç gün içerisinde İzmir’e girmek müyesser (-nasib) oldu. Afyon’da halkın halaskarlara (-kurtarıcılara) karşı tezahüratını bilvesile söyledim. Bu tezahürat Akdeniz kıyısına kadar yollarda mütezayit (-devamlı ve kesintisiz) bir alâka ve şiddetle devam etti.

Cepteki fotoğrafın verdiği müjde
‘Armutlu’isminde bir köyden geçerken ora ahalisi askeri seyretmek için yol kenarına çıkmışlardı. Yanık bakraçları, kırık destiler ile de geçen askerlere su veriyorlardı.
Bunların önünden geçerken, arabalara ve hayvanlara rastgeldiğimiz için yol vermek ve yolun açılmasını beklemek üzere otomobili durdurmuştuk.
Gazi Paşa bir sigara yakmak üzere toz gözlüğünü gözünden kaldırdığı zaman köylüler arasında yaşlıca bir adam, anî bir hareketle kalabalığın arasından ayrıldı. Otomobile yaklaştı.
İhtiyar köylü bir müddet Gazi’nin yüzüne baktıktan sonra elini koynuna soktu ve çıkardığı kartpostalı avucu içinde saklayarak otomobilin basamağına bastı. Olanca dikkatimle ihtiyarı tetkik ediyordum. İhtiyar bir karta, bir de Paşanın yüzüne baktıktan sonra sağ elinin şahadet parmağını evvela karta sonra Paşa’ya tevcih etti ve:
-   Bu   sensin! diye bağırdı ve müteakiben köylülere döndü:
-   Arkadaşlar,  Mustafa  Kemaldir! dedi. Bunu işiten köylüler, kadın, erkek ellerindeki   destileri, bakraçları atarak her taraftan otomobile girdiler. Gözyaşları dökerek Paşa’nın kalpağını, omuzunu öptüler, Paşa’nın ayağındaki tozları sürme gibi gözlerine çekenler vardı.
Köylünün elindeki kart kim bilir ne zamandan beri ve ne müşkülâtla sakladığı Paşa’nın bir fotoğrafisi idi.
Köylüleri Paşa’nın etrafından ayırmak müşkül olduğu için, şoföre, naçar motoru işletmesini söyledim. Motor işleyince mecburen ayrıldılar. Hareket ettik, fakat sesleri hâlâ bizimle beraber geliyordu:
- Yaşa  Paşamız...Namusumuzu, hayatımızı kurtardın, hepimiz sana kurban olalım.
Yunanlılar tarafından hâk ile yeksan edilmiş ve yakılıp yıkılmış olan bu havaliden geçtiğimiz sırada karşılaştığımız bu samimî tezahürat bizi her defasında ağlatmıştır. Halkın böyle heyecanla icra ettikleri candan tezahürat arasında istirdat edilen (-kurtarılan) köylerden ve kasabalardan geçerek Nif’e geldik.
Nif’e akşam üzeri vâsıl olmuştuk. Gazi Paşa, buradan İzmir’in kaç kilometre mesafede olduğunu sordu. Nifliler İzmir’den 25, 30 kilometre uzakta olduğumuzu söylediler. Başkumandan Paşa civarda bir tepeden İzmir’i temaşa (-gözetlemek) mümkün olup olmadığını sual etti. Belkahve denilen mahalden (-yerden) İzmir’in göründüğü cevabını  verdiler.

YARIN ‘YUNAN ORDULARI
BAŞKUMANDANINI NASIL ESİR ALDIM’


YENİÇAĞ GAZETESİ HABERİ

Pazartesi, Eylül 5 · Kategori: HABER

 

'Plan Yapmayın Plan' davası yarın

 

 

Sanatçı Ozan Arif ile İsmail Türüt’ün suçlandığı davanın duruşması saat 10.30’da başlayacak


Sultanahmet Adliyesi 16. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki davanın duruşmasına Ozan
Arif ile İsmail Türüt’ün de katılması bekleniyor.


Ozan Arif ve İsmail Türüt hakkında ’Plan Yapmayın Plan’şarkısının Youtube’ta uyarlanan klibi sebebiyle açılan davasına yarın devam edilecek. Davanın karara bağlanmasının beklendiği duruşma İstanbul Sultanahmet Adliyesi 16. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yarın yapılacak. Saat 10.30’da başlayacağı belirtilen duruşmaya Ozan Arif ile İsmail Türüt’ün de bizzat katılacakları öğrenildi. Sözlerini Ozan Arif’in yazdığı, İsmail Türüt’ün seslendirdiği ’Plan Yapmayın Plan’adlı şarkı ile gazeteci Hrant Dink’in katil zanlısı Ogün Samast ve Yasin Hayal’in övüldüğü iddia edilmişti.

Suçlamalar reddedilmişti
Her iki sanatçı da hem hazırlık soruşturması sırasında Cumhuriyet Savcısı’na verdikleri ilk ifadelerinde hem de davanın duruşmalarında suçlamaları reddetmişti. Bu arada ’Plan Yapmayın Plan’ adlı şarkı başka bir davaya da  konu olmuştu. Radikal gazetesi eski yazarı Perihan Mağden, şarkıyla ilgili yazdığı yazıda sanatçı Türüt ile Arif’e  yayın yoluyla hakaret ettiği gerekçesiyle 20 bin TL tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Beykoz 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen karar duruşmasında Hakim İsmail Tezer, yazının haber verme unsunlarını aştığını söylemişti. “Yazıda seçilen sözler, aşağılayıcı, küçük düşürücü ve abartılıdır. Taraflar tazminat istemekte haklıdır” diyen Tezer, Mağden’i taraflara 10’ar bin TL tazminat ödemeye mahkum etmişti. Arif ve Türüt, Mağden hakkında 20’şer bin TL’lik tazminat davası açmıştı.

 

05/10/2009  09:28


« Önceki ::