Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev, “Yüzyılların Kavşağı” kitabında nükleer silahların Kazakistan’daki yerinden sökülüp Rusya’ya taşınmasını ve elindeki geliştirilmiş 600 kilo uranyumu ABD’ye satmayı, ülkesinin sınırlarının garanti edilmesi şartıyla kabul ettiğini söylüyor. Nükleer silahlar sökülüp Rusya’ya taşındı. Uranyum da ABD’ye satıldı. Peki şimdi Kazakistan’ın sınırları garanti altında mıdır?
* * *
- Bir düşünün, Türk Birliği’ni kurmuşsunuz, nükleer silahınız var, teknolojiyi daha da geliştirecek bilim adamlarına ve teknolojiye bir yolla ulaşmışsınız, Türkiye de yetişmiş insan gücüyle yanınızda. Afganistan’ı, 200 komutanı Pentagon’da yetiştirilen Taliban’a teslim etmemişsiniz ve Güney Türkistan topraklarından Okyanuslara inmişsiniz. Dünyada hangi güç, bu birliği karşısına alabilirdi?
- “ABD için Türk Birliği, nükleer silahlardan da tehlikelidir.” Bu ifadeyi, 1960’ta bir Türk subayı, NATO gizli belgelerinde yakalamıştı. Ancak, nükleer güce ve dünyanın en büyük enerji kaynaklarına sahip bir bloğa ABD ne yapabilirdi?
- 2004 yılı Ekim ayında Ahmet Yesevi Üniversitesi Strateji Araştırma Merkezi’nin Ankara’da düzenlediği “Yuvarlak Masa Toplantısı”nın konusu Avrasyacılık idi. Konuşmalar sırasında, Suat İlhan, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini de inceledi ve tarihi bir tespiti açıkladı:
“Atatürk devriminden yani 1920’den önce, bugün Batı dediğimiz medeniyetin elindeki topraklar, 25.5 milyon mil kare idi. 1993’te bu rakam 12.7 milyon mil kareye, yani yarısına düşmüştür.
İslam dünyası ise 1920’de 1.8 milyon mil kare üzerinde egemenlik sahibiydi. 1993’te İslam dünyasının sahip olduğu topraklar 11 milyon mil kareye yükselmiştir.”
İşte, 1923’den beri süren mücadeleyi, kimin kazandığı bu rakamlarla ortadadır. Avrupalılar, Amerikalılar, Atatürk adını duyunca, bu yüzden ifrit kesiliyor. Çünkü, İslâm dünyasını ayağa kaldıran güç, Atatürk modelidir!
- 2005 yılı başında Nursultan Nazarbayev’in ulusa sesleniş konuşmasında gündeme getirdiği “Orta Asya Ülkeler Birliği” önerisi de Avrasya seçeneği açısından önemli bir adımdır.
- Türkiye’nin stratejik bir oluşum kurabilmesi, Cumhuriyet’i kuran iradeyi gösteren ordunun tutumuna bağlıdır! Ayrıca, Rusya’nın da 1917 Ekim Devrimi’nden önce Türkiye’yi paylaşma planlarında yer aldığını, Ermenileri isyan ettirdiğini, Kürtlere bölücülük aşıladığını milli hafızaya sahip olanlar unutmaz. Yine Sultan Galiyev’in şahsında Turan devletini doğmadan yok eden de Rusya’dır. Rusya’nın artık Türk birliği konusunda bir itirazı olmaması, buna karşılık Türklerin Slav birliğine vereceği destekle kendini geliştirmesi mümkündür. Dugin, bir ara bu görüşü savunuyordu!
* * *
- 21’inci yüzyılın veya üçüncü bir bin yılın ideolojisini hazırlarken temel ölçülerimiz, kendini kayırmayan ve şiddeti reddeden bir adalet fikri ve açıklıkla bağdaşmayan eylemleri ve karar mekanizmalarını hukuk dışı kabul eden ve gizli terör olarak nitelendiren, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü anlayışı olmalıdır.
- “Türklerin jeopolitiği” üzerinde temel olarak kabul edebileceğimiz en veciz stratejik söz, Oğuz Kağan destanındaki, “Daha deniz daha müren / Gün tuğ olsun gök kurıkan” ifadesidir.
Demek ki Türk felsefesinde güneş bayrak, gök çadırdır!
İşte bu bilinçle, bütün insanlığı esas alarak, yeni bir dünya vizyonu çizebilirsek, insanlığı küresel kapitalizmin boyunduruğundan kurtarmak mümkün olabilir.
Hz. MUHAMMED(S.A.V) SAMİ IRKINDAN OLMAYAN, TÜRK IRKINDAN BİR PEYGAMBERDİ. ( Arap tarihçileri Hz. Muhammed(s.a.v)’den bahsederken; Arap-ı müstagrebedendir – Yani, Arap olmadığı halde Arap bilinendir… demektedirler ). Emevilerin Ehl-i Beyt’e yaptıkları zulmün gerçek nedeni, Peygamber ailesini kendilerinden yani Sami ırkından kabul etmemeleridir. Ehl-i Beyt’in intikamını Emevilerden alan da, bir Türk komutanı olan Horasanlı Eba Müslim’dir. TARİHİNİ, DİNİNİ, CEVHER-İ ASLİSİ’ni ve KÜLTÜREL DEĞERLERİNİ, doğru kaynaklardan öğrenmeyen ULUSLAR, MÜSTEMLEKE YÖNETİMLERİ veya BENZERİ YÖNETİMLER TARAFINDAN İDARE EDİLMEYE mahkumdurlar!!!...
Kitaplı dinlerin ( Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet ) tamamı, İnsanoğlunun varoluşunun, Hz. Adem ve Hz. Havva’nın Cenab-ı Allah(C.C) tarafından Cennet’ten kovularak Dünya’ya gönderilmeleri ile başladığını bildirmektedirler...TEVRAT, ZEBUR ve İNCİL gibi kutsal kitaplar, asıllarından farklı şekillerde ve değişik yorumlarla bozulmalarına rağmen, KUR’AN-I KERİM; “Kıyamet’e kadar baki kalacağı” Ayet-i Kerime ile bildirildiği gibi, aslında hiçbir değişiklik olmadan, inzal edildiği şekilde, doğruluğunu korumuş ve Halife Hz. Osman tarafından toparlandığı hali ile, günümüze kadar intikal etmiştir. Bu mucizenin gerçekleşmesinde, İslamiyet'e has ve diğer dinlerde olmayan, “Hafızlık” müessesesi önemli bir rol oynamıştır... Ancak, Peygamberimizin vefatından Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna kadar geçen süre içerisinde, Peygamberimizin Hadis-i şeriflerinde de üzülerek belirttikleri gibi, “Müslümanlar, 72 fırkaya ayrılmış”, Müslüman olduğunu iddia eden Dönmeler ve İslam karşıtı çevreler, dinimizi tahrif etmek için ellerinden geleni yapmışlar “Ortodoks bir İslam anlayışını” ön plana çıkararak insanımızı, türlü hurafelerle uyutmaya, Gerçek İslam’dan uzaklaştırmaya ve dinimizi çıkar amaçlı olarak kullanmaya başlamışlardır...
Dünya sahnesinde; 1300’lü yıllardan başlayarak, 1920’lere kadar yer alan, yüzyıllar boyu üç kıtada at koşturan ve Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusunu bir Türk - İslam gölü haline getiren Osmanlı İmparatorluğu, devlet kademelerinde Şeyhülislamlık dahil bütün kilit noktalarını ele geçiren Dönmelerin ihanetleri yüzünden, 17. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yıkılma sürecine girmiş ve bu yıkım, 200 yıllık bir zaman dilimi içerisinde tamamlanmıştır...
Osmanlı - Türk Cihan İmparatorluğunun yıkılış nedenlerini en iyi bilenlerden birisi olan Mustafa KEMAL, İmparatorluğun enkazı içerisinden, Türk halkının yoğun olduğu bölgeleri kurtarabilmek amacı ile; Kurtuluş Savaşını başlatmış, Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuş, Türk halkının İslam dinini, hurafelerden uzak ve doğru bir şekilde öğrebilmesi için de, DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI'NI kurdurmuştur. Ancak, onun vefatından sonra, diğer atılımlarda da olduğu gibi, bu kurum da, gerçek işlevini yerine getirmekten uzak, atıl bir konumda tutulmuş, Türk halkının İslam dinini doğru bir şekilde öğrenmesi engellenerek, dini eğitimin; ŞARK MESELESİNİN teorisyenleri tarafından yetiştirilen değişik Hacı ve Hocaların güdümüne bırakılmasına göz yumulmuştur...
Türklerin İslam dinini kitle halinde kabul etmeleri X. Yüzyılda gerçekleşmiştir. Selçuk Bey’in, 200.000 çadırdan oluşan kabilesi ve maiyeti ile Cend havalisine gelerek 960 senesinde İslamiyet'i kabul etmesi, tarihte bir dönüm noktası oluşturmuş ve İslam dini; “Türklerin Milli Dini” haline gelmiştir.
Türklerin İslamiyet'i kabullerindeki en büyük etken; kendi inançları ile, İslami düşünce sisteminin tamamen örtüşmesidir. Türk’ler daima tek bir Tanrı’ya inanmışlardır ve bu inanış şekilleri İslam’ın Allah’ı anlatış biçimi ile çakışmaktadır. Eski Türk inanç sisteminde bir peygamberin olmaması da, Hz.Muhammed’in kabulünü ve kutsiyet kazanmasını kolaylaştırmıştır. Ayrıca onun, Türk ırkı lehinde söylediği öğücü sözler, İslamiyet'e geçiş faaliyetlerini teşvik etmiş; Milli mefkure ve duyguları canlandırmıştır…
İslam'ın Cihad'ı da, Türklerin savaşçı ruhlarına ve Cihan Hakimiyeti davalarına uygun gelmiştir. Zira, Türkler, İslam’ın cihadını, onun sevap ve faziletlerini, şehadetin vaat ettiği ahiret mükafatını, az-çok kendi dinlerinde de buldukları için, İslamiyet'le, daha yüksek bir dine ve medeniyete kavuşmuş oluyorlardı...
Eski Türk inanç sistemindeki; ruhun bekası, ahiret hayatı, Cennet ve Cehennem akideleri, Tanrıya ve ecdada kurban inançları da, İslamiyet'te daha mütekamil olduğundan, bu din, Türklere çok daha cazip geliyordu. Müslüman Türk’ün ata veya babaları hem şamanlara, hem de evliyaya benziyordu. Türklerin kendi Alp(kahraman)’ları, Alp-eren şekli ile kutsiyet kazanıyor ve İslam, Türk’ün Gazileri ile birleşiyordu...
Türk’ler, kendi yaşayış, düşünüş ve inanışlarına uygun gelmeyen Buda, Mani, Zerdüşt, Musevi ve Hıristiyan dinlerini benimseyememiş, eskiden beri devam eden münasebetlere rağmen, zaman zaman bunları mizaçlarına aykırı bulduklarını beyan etmişlerdir. İslamiyet'le karşılaştıktan sonra ise, hiç bir istila ve baskı olmaksızın İslamiyet'i milli bir din haline getirmişlerdir. Eski Kur’an tefsir ve tercümelerinin hep Türkçe kelime ve istilahlarla yapılabilmesi, Gök-Türkler’den beri ve hususiyle Uygurlar devrinde, Türk kültürünün ve yazı dilinin kazandığı zenginliği ve medeniyet seviyesini göstermektedir...
Türk’ler arasında İslamiyet'in, devlet ve halk olarak, ilk defa kabulü, sanıldığı gibi, Karahanlılar’a değil, İtil(Volga) Bulgar’larına aittir. Uygur hanının Mani dinini, Hazar hanının Musevi’liği ve Tuna Bulgar hanının da Hıristiyanlığı resmen kabulünden bir müddet sonra, İtil Bulgar’larının hükümdarı da, devlet ve millet olarak, İslam dinine girmiştir.
8. yüzyıl başlarına kadar, Türklerle Müslümanların münasebetleri bir sınır komşuluğundan ileri gitmemiştir. Bazı kaynaklarda, Muâviye döneminde Ubeydullah bin Ziyâd'ın, Müslüman olan Türkleri Kûfe'ye yerleştirdiği belirtilmektedir. Daha sonra Emevîler tarafından, İslâm İmparatorluğunun bütün doğu bölgelerini içine alan Irak genel valiliğine Haccâc'ın getirilmesi ve onun da Horasan'a, devrin sayılı kumandanlarından Kuteybe bin Müslim'i tayin etmesi (705), savaşları birdenbire alevlendirdi. Müslümanlar, kısa zamanda Mâverâünnehir'e hakim olduktan sonra Talas'a kadar akınlarda bulundular. Ancak, Türgiş Kağanı Şulu Han idaresindeki Türkler, 720 yılından itibaren cephelerdeki hakimiyeti ele alarak, Emevî ordularını bozguna uğrattı. Böylece Emevîler döneminde, Türkler karşısında başlangıçta başarıyla sürdürülen mücadeleler, sonuçta başarısızlıkla son buldu. Ancak bu mücadeleler, Türklerin İslâmiyet'i yakından tanımalarına ve tetkik etmelerine zemin hazırladı. Kısa bir süre sonra da, Türklerin İslâm'ın bayraktarı olarak dünya sahnesine çıkmasına vesile oldu.
Türklerin İslâm'ı kabul etmeleri, üç ana sebebe dayanmaktadır. Birincisi, Türklerin inanç ve yaşayışlarının İslâm'a çok yakın olmasıdır. Tek bir yaratıcıya iman, âhirete ve ruhun ölmezliğine inanma ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar İslâm'da da vardı. Zinâ, hırsızlık, gasp, adam öldürme, yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar, İslâm dininde de şiddetle men ediliyordu. İslâmiyet'teki cihad emri de, Türkün alplik ve fetih görüşüne uygun düşüyordu. Bu gibi sebeplerle öncelikle Mâverâünnehir (Türkistan) bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı. Türklerin İslâmiyet'i kabullerinin ikinci safhası da bu sırada gerçekleşmeye başladı. Daha kuzeyde ve batıda yer alan Müslüman olmayan Türkler, özellikle Türkistan'la ticarî faaliyetleri sırasında, kendi dillerini konuşan ırkdaşlarının dinine, daha çabuk ve kolaylıkla girdiler. Türkistan Türkleri arasında İslâmiyet'in bu ilk yayılışıyla, diğer Türklerin başka yabancı dinlere girişi, hemen hemen aynı devreye rastlar.
Doğuda Uygurlar Mani, kuzeyde Hazarlar Mûsevî ve batıda Tuna Bulgarları Hıristiyanlık dînine girerlerken Mâverâünnehir'deki Türkler arasında da İslâm, 8. asrın başından itibaren yayılmaya başladı. Bu durumun diğer Türk ülkelerini de tesir ve cazibesi altına almaya başlaması, Abbâsîler döneminde oldu. Abbâsî halifelerinin, Türklere fevkalâde yakınlık göstermeleri, bu faaliyetin daha da hızlanmasına sebep oldu. Halife El-Mansur (754-775) zamanından itibaren Türkler, Arap ordularına asker olarak girmeye başladı. El-Me'mun döneminde (813-833) Türklerden özel muhafız birlikleri oluşturulmaya başlandı. Nihayet, Halife Mu'tasım zamanında (833-842) halifelik ordusunun esasını Türkler meydana getiriyordu. Türk ordusu için Samarra şehrini inşa eden halife, sarayını ve payitahtını da buraya nakletti. Müellifler artık, Türklerin Araplarla aynı millet gibi olduklarını (İslâm milleti) ve Bizanslılar gibi müşrikler yanında, gayrimüslim Oğuzlar'la bile savaştıklarını yazmaktadır. Halife El-Mütevekkil zamanında (847-861) ise Abbâsî Devletinin en önde gelen üç şahsiyeti Türk'tü. 10. asrın ilk yarısında, emîrül-ümerâlığa iki Türk kumandanı, Beckem ve Tüzün, getirilmişti. Türklerin Bağdat'ta idareyi ele almaları üzerine, uzak eyaletlerde bulunan Türk valiler, müstakil birer hükümdar gibi hareket etmeye başladılar. İlk Müslüman Türk devletlerden bazıları, bu suretle kuruldu. Bunlar arasında; Mısır'daki Tulunoğulları Devleti (868-905), Ahmed bin Tulûn adında bir Türk kumandanı tarafından kurulmuştur. Ahmed bin Tulûn, Dokuz Oğuz Türklerindendi. İbn-i Tulûn, Mısır'ı birçok mîmârî eserle süslemiştir. Tulûnoğulları Devleti, 905'te sona ermiş ve yerine az zaman sonra Tuğaçoğlu Mehmed'in kurduğu Türk İhşidîler Devleti ortaya çıkmıştır.
İslamiyeti kabul eden Oğuz’lara Türkmen adı verilmiştir. Kaşgarlı Mahmud, müslüman olan Karluk, Çiğil ve Yağma’lara da Türkmen denildiğini kaydetmektedir.
İslamiyeti yok etmek için gelen Haçlılar, Türklerin yılmak bilmeyen mücadeleleri sayesinde amaçlarına ulaşamamışlar ve Osmanlı’nın “Kızıl Elma” sevdasını da ancak, hile, desise ve saray entrikaları ile ( Fatih’in Yahudi doktoru tarafından zehirlenerek öldürülmesi gibi... ) önleyebilmişlerdir...
Avrupa Devletleri, Orta Çağ’ın vahşetini yaşarken, İlim, Sanat ve Teknoloji’de altın çağını yaşayan Osmanlı Türk - İslam medeniyeti, 17. Yüzyılın ikinci yarısında, Dönme Şeyhülislamın; “Tekke, Zaviye ve Medrese’lerde Pozitif İlimlerin okutulması İslam dinine aykırıdır” fetvası ile, Teknoloji yarışına ayak uyduramamış, Avrupa devletleri “Sanayi devrimini” gerçekleştirirken, Osmanlı İmparatorluğu bütün bu gelişmelere bigane kalmıştır...
Bu durum; 3-4 bin kişi ile, “Sırp Sındığı” muharebesinde 70 - 80 bin kişilik Haçlı ordusunu bozguna uğratan veya kendisinden kat kat üstün düşman donanmasını Preveze deniz zaferi ile perişan eden ordu ve donanmanın yerini, Çar II.Nikola’nın 30 bin kişilik kuvveti karşısında 35 bin şehit vererek dağılan 180 bin kişilik Osmanlı ordusunun almasına neden olmuştur...
Düşmanın kılıcını ve zırhını peynir doğrar gibi doğrayan çifte su verilmiş kılıçlar gitmiş, düşmanın Piştovu bir kere ateş ederken ard arda iki kere ateş eden Türk Piştov’ları ile, düşman toplarının menzilinin iki katına sahip Türk topları gelişmelerden uzak kalmış, II.Nikola’nın Mavzer ve Filinta’larla donanmış ordusunun karşısına Çakmaklı tüfeklerle sürülen Osmanlı askeri, İsrail ve ABD güçleri karşısında sapır sapır dökülen Arap ordularının bugün yaşamakta oldukları zavallı konumu, dün yaşar hale getirilmiştir...
İSLAM DİNİ; GELİŞMEYE ve POZİTİF İLİMLERE açık olduğu halde, Türk milleti; GERÇEK İSLAM’ı uygulama yerine, dönmelerin yönetimindeki TARİKAT'LARIN kasıtlı öğretilerine inandığı için, Avrupa ve Amerika’nın gerisinde kalmıştır...
Bir milletin, HÜKÜMRAN BİR DEVLET YAPISINA sahip olabilmesi için; mutlak surette, MİLLİ SİLAH SANAYİİNE SAHİP OLMASI ve muasır medeniyet seviyesi içerisindeki yarışta ön saflarda yerini alması gerekmektedir… Aksi taktirde; İsrail karşısındaki Arapların, Afganistanda Taliban’ın, Irak’da Saddam’ın, Bosna’da müslüman Boşnak’ların veya Sudan, Endonezya ve Filipinler gibi dünyanın dört bir tarafındaki diğer müslüman milletlerin durumuna düşmek, işten bile değildir…
Sayın okurlarım, AKP’nin iktidara geldiğinden beri uyguladığı politikaların her çeşidinden, halkımızın çoğunluğu ve özellikle de Türk Milliyetçileri memnun değildir. Yurt içi uygulamalarındaki yanlışlıklar, fazlası ile yurt dışı uygulamalarında da hissedilmekte ve şikayet konusu olmaktadır. Onun için bugünkü yazımı, AKP yönetiminin büyük eksiklikler gösterdiği “Türk Dünyası” ile ilgili uygulamalarından örnekler sunarak “Türk Dünyasını unuttular” başlığı ile sizlere sunmak istedim.
1990’lı yıllarda dağılan Sovyetler Birliği’nden sonra bağımsızlıklarına kavuşan Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan Türk Cumhuriyetlerimizin, gelişmeleri ve milli kaynaklarına sahip olmaları için Türkiye Cumhuriyetimizin ve milliyetçi kuruluşlarımızın gösterdikleri gayretler o yıllarda meyvelerini vermeye başlamış ve Cumhuriyetimiz, Türk Dünyası’nın Kutup Yıldızı unvanını almaya bile, hak kazanmıştı.
Büyük Bozkurt Mustafa Kemal’in seksen yıl önce 1933 yılında söyledikleri olmuş ve Sovyetler Birliği dağılıp, soyu bir kardeşlerimiz hürriyetlerine kavuşmuştu.
Diyarbakır’lı büyük Türkçü Ziya Gökalp’in duası kabul olmuş, “Rusya yıkılıp viran” olmuştur.
Kırımlı büyük Türkçü Gaspıralı İsmail’in ileri sürdüğü “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” fikri de, bundan sonra bütün Türk Cumhuriyetlerimizin ve Topluluklarımızın uygulama alanlarında, öncülüğe alınarak soydaşlarımıza refah ve huzur getirmiş ve sömürüden, soygundan, daha önemlisi horlanmaktan kurtulmuştur.
Onbeş yıl önceki mutlu günlerimizin tesirinde kalarak, ben de bir bayram tebrik kartımda, Türk Devlet ve Toplulukları’nın bayraklarından yapılmış bu çarkı resimleyerek, “Bu çarkı döndür Yarabbi, hepimizin yüzünü güldür Yarabbi” diyen duamı yapmıştım.
O günlerde, kardeş Türk Cumhuriyetlerimizin Devlet Başkanları, bizlere ve Cumhuriyetimiz’e büyük ümidlerle bağlı idiler. Kırgızistan Devlet Başkanı “Türkiye Cumhuriyeti, Türk halkları için yol gösteren bir çoban yıldızıdır ve Türk halklarının merkezidir.” Özbekistan Devlet Başkanı; “Tüm dünyaya ülkemin Türkiye’nin izlediği yolda ilerleyeceğini ilan ediyorum. Bu sandıkta size kalplerimizi sunuyoruz ne zaman isterseniz açın alın.” Kazakistan Devlet Başkanı “Sahip olduğumuz tek model Türkiye’dir.” Azerbaycan Devlet Başkanı; “Bir millet iki devletiz.” Türkmenistan Devlet Başkanı; “Bir Türk federasyonu mu; neden olmasın? Bunda korkulacak birşey yok” demişlerdi.
AKP’den önceki hükümetlerimiz de, Türk Dünyası ile ilgili faaliyetlerine öncelik verdiler; her yıl “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayları”nı Gençlik Kurultaylarını, Türk Dünyası Asamblesi gibi Türk Birliği” etkinliklerini düzenlediler. Günümüzde ise bu faaliyetleri unutur olduk. “Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı” (TİKA)nın, Türk Dünyasındaki görevleri AKP hükümetleri döneminde daha çok Arap Dünyasına kaydırıldı.
Sovyetler Birliği, Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin ihmallerinden istifade ederek yakın günlerde, Kazakistan ve Türkmenistanla 25 yıl süreli anlaşma yaparak, Türklerin petrol ve doğal gazının Rusya’ya akmasının devamını sağladılar.
Dışişleri Bakanı Zagreb’de Türkiye-Bosna Hersek ve Sırbistan arasında yapılan “Üçlü Toplantı”dan sonra da, bu hafta Ankara’da “5’inci Balkan Zirvesi”ne ev sahipliği yapacak.
Bugün Türk Dünyası’nda yaşayan kardeşlerimizin Türkiye’mizdeki vize müddetleri bir aydan fazla değilken ve çalışanlar da kaçak muamelesinin muhatabı olurlarken AKP hükümeti, Suriye-Lübnan ve Ürdün ile vize uygulamalarını kaldırdı. Suudi Arabistan ile Sovyetler Birliği’ne de aynı tekliflerde bulundu.
Abdullah Gül de, üç bakan ve 180 kişilik gurubu ile Hindistan’a gitti ve oradan Bangladeş’e gidecekler.
Benim bugünkü yazı başlığımdaki ifademi doğruladılar ve Türk Dünyasını unuttular.
Tanrı Türk’ü Korusun.
YUNANLILARIN BAŞKUMANDANI ve GENARELLERİ ESİRİMİZDİ
Avrupa`yı kahreden zafer 30 Ağustos Kahramanların dilinden Türk ordusunun destanı
Başkumandanın Başyaveri Salih Bozok anılarını anlatmaya devam ediyor: ‘.... Tam bu sırada fırka kumandanı Kâzım Paşa savaşta esir edilmiş olan dört Yunan generalini getirdi. Bu generaller, bir gün evvel Başkumandan Paşanın esir edilmelerini telefonla Kemaleddin Sami Paşa’ya emir buyurdukları kolordu kumandanları idi.
Yunan generallerinin hayreti Gazi Paşa generallerle görüşerek icap eden malûmatı aldı. Generallerden birisi kendilerine sorulan suallerin tamamlanmasından sonra, kiminle teşerrüf etmekte (- şereflenmekte) olduğunu sordu: - Mustafa Kemal Paşadır! dedik. Hayretle gözlerini açtı, inanmak istemiyordu. Sualini tekrarladı: - Fakat bu Mustafa Kemal Paşa, bizim bildiğimiz Mareşal Mustafa Kemal midir? dedi. Görüştüğü zatın hakikaten Başkumandan Mustafa Kemal Paşa olduğunu öğrendikten sonra: - Dün burada mıydı? diye sordu. - Başkumandanlık Meydan Savaşını bizzat kendisi idare etmiştir, cevabını verdik. Düşman generali bir süre sustu. Sonra bakışlarını hürmet ve takdirle Gazi Paşa’ya çevirdi ve dudaklarından şu sözler döküldü: - Zafer, galibiyet, şeref ve bu topraklar... Her şey sizin hakkınızdır. Bizim Haci Anesti İzmir’den kıpırdanamadı. Ertesi günü ben Büyük Millet Meclisi başkanlığına savaşlar ve cereyan eden durum hakkında telgrafla malûmat vermek üzere Gazi Paşa hazretlerinin emirleri mucibince Dumlupınar’dan Afyon’a henüz telgraf hattı tesis edilmediğinden Bolvadin’e gitmeye mecbur oldum.
Gazi esir Yunan Başkumandanını nasıl kabul etti? İşimi bitirdikten sonra Afyon’a döndüğüm zaman Gazi Paşa’nın istirdat edilen (-kurtarılan) Uşak’ı teşrif ettiklerini (-şeref verdiklerini) ve kendilerine orada mülâki olmaklığımı emir zabiti (Siirt meb’usu) Mahmut Bey telefonla bildirdi. Ertesi günü Uşak’ta karargâha iltihak ettiğim zaman Yunan başkumandanı General Trikopis ile General Diyonis’in esir edilmiş olduklarını öğrendim. Esir düşmüş başkumandanla general arkadaşı o gün Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin yanına getirildiler. İsmet Paşa ile birinci ordu kumandanı da beraber gelmişlerdi. Gazi Paşa hazretleri esir generalleri ayakta karşıladı. Kendilerine yer gösterdi, birer çay ısmarladı, sonra Trikopis’e sordu: - Bu iş nasıl oldu? Trikopis iki ellini yanlarına doğru açarken başını önüne eğdi. Vaziyetinden bu akıbeti mukadderattan ziyade (-kaderden çok) aciz ve zaafa hamletmek istediği anlaşılıyordu. Gazi kendisini teselli etti: - Üzerinize düşen vazifeyi ifa ettiğinize kailseniz müsterih olunuz. En büyük kumandanlar için de esaret mukadder olabilir. Trikopis verdiği cevapta bazı kusurları Diyonis’e atfettikten sonra topçularımızın mükemmeliyetinden, iki telsizleri olduğu halde birinin evvelce bozulup İzmir’e gönderildiğinden, diğerinin topçu ateşimizle tahrip edildiğinden bahsetti ve çaresizlikler içinde kaldığını ve hattâ bir gün evvel kendi yaverinin dahi yanından ayrıldığını söyledi. Trikopis yapacak yalnız bir şey kaldığını fakat yapamadığını ilâve etti. Esir başkumandan intihar arzusunda olduğunu imâ ediyordu! Gazi paşa: - Kendi vicdanına muhavvel (-yüklenmiş) bir keyfiyettir, ona biz karışamayız!.. Dedikten sonra İsmet Paşa’ya: - Kumandanlar zannedersem istirahate muhtaçtırlar, dedi. Trikopis çıkacağı sırada, Gazi Paşa’dan gördüğü fevkalâde nezaketten cesaret alarak, İstanbul’da bulunan ailesinin sıhhatinden haberdar edilmesini rica etti. Gazi Paşa, adresinin alınmasını ve Hilâliahmer vasıtasiyle ricasının isafını (-yapılmasını) emir buyurdular. Başkumandanlık Savaşından sonra İzmir’in istirdadına (-kurtuluşuna) kadar hemen hiçbir yerde şayanı dikkat (-önemli) çarpışmalar olmamıştır. Birkaç gün içerisinde İzmir’e girmek müyesser (-nasib) oldu. Afyon’da halkın halaskarlara (-kurtarıcılara) karşı tezahüratını bilvesile söyledim. Bu tezahürat Akdeniz kıyısına kadar yollarda mütezayit (-devamlı ve kesintisiz) bir alâka ve şiddetle devam etti.
Cepteki fotoğrafın verdiği müjde ‘Armutlu’isminde bir köyden geçerken ora ahalisi askeri seyretmek için yol kenarına çıkmışlardı. Yanık bakraçları, kırık destiler ile de geçen askerlere su veriyorlardı. Bunların önünden geçerken, arabalara ve hayvanlara rastgeldiğimiz için yol vermek ve yolun açılmasını beklemek üzere otomobili durdurmuştuk. Gazi Paşa bir sigara yakmak üzere toz gözlüğünü gözünden kaldırdığı zaman köylüler arasında yaşlıca bir adam, anî bir hareketle kalabalığın arasından ayrıldı. Otomobile yaklaştı. İhtiyar köylü bir müddet Gazi’nin yüzüne baktıktan sonra elini koynuna soktu ve çıkardığı kartpostalı avucu içinde saklayarak otomobilin basamağına bastı. Olanca dikkatimle ihtiyarı tetkik ediyordum. İhtiyar bir karta, bir de Paşanın yüzüne baktıktan sonra sağ elinin şahadet parmağını evvela karta sonra Paşa’ya tevcih etti ve: - Bu sensin! diye bağırdı ve müteakiben köylülere döndü: - Arkadaşlar, Mustafa Kemaldir! dedi. Bunu işiten köylüler, kadın, erkek ellerindeki destileri, bakraçları atarak her taraftan otomobile girdiler. Gözyaşları dökerek Paşa’nın kalpağını, omuzunu öptüler, Paşa’nın ayağındaki tozları sürme gibi gözlerine çekenler vardı. Köylünün elindeki kart kim bilir ne zamandan beri ve ne müşkülâtla sakladığı Paşa’nın bir fotoğrafisi idi. Köylüleri Paşa’nın etrafından ayırmak müşkül olduğu için, şoföre, naçar motoru işletmesini söyledim. Motor işleyince mecburen ayrıldılar. Hareket ettik, fakat sesleri hâlâ bizimle beraber geliyordu: - Yaşa Paşamız...Namusumuzu, hayatımızı kurtardın, hepimiz sana kurban olalım. Yunanlılar tarafından hâk ile yeksan edilmiş ve yakılıp yıkılmış olan bu havaliden geçtiğimiz sırada karşılaştığımız bu samimî tezahürat bizi her defasında ağlatmıştır. Halkın böyle heyecanla icra ettikleri candan tezahürat arasında istirdat edilen (-kurtarılan) köylerden ve kasabalardan geçerek Nif’e geldik. Nif’e akşam üzeri vâsıl olmuştuk. Gazi Paşa, buradan İzmir’in kaç kilometre mesafede olduğunu sordu. Nifliler İzmir’den 25, 30 kilometre uzakta olduğumuzu söylediler. Başkumandan Paşa civarda bir tepeden İzmir’i temaşa (-gözetlemek) mümkün olup olmadığını sual etti. Belkahve denilen mahalden (-yerden) İzmir’in göründüğü cevabını verdiler.
TÜRK TARİHİNİN GURUR VE ONURU ŞEHİTLERİMİZLE GAZİLERİMİZİ RAHMET VE MİNNETLE ANIYOR MEKÂNLARININ CENNET OLMASINI CENABİ HAKTAN DİLİYORUM. Mithat UYANIK
İstiklal Savaşı’nın son gazileri de aramızdan sessizce ayrıldı. Onlara hak ettikleri saygıyı bile gösteremedik.
Emekli Büyükelçi Erdinç Ulumlu’nun yazısı
Son İstiklal Savaşı gazimiz Yakup Satar’ın ardından bu yıl Gaziler Günü’nü buruk kutluyoruz
Kahramanca savaştılar kıymetlerini bilemedik! İlk gazimiz Mustafa Kemal Atatürk’tür Erzurum’da 8-9 Temmuz 1919 gecesi Harbiye Nezareti ve Padişah tarafından İstanbul’a dönmesi için yapılan baskılara 3. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa kesin bir dille “Gelemem” cevabını verince, Müfettişlik görevine son verilmişti. Bunun üzerine o da, saat: 22.50’de Harbiye Nezaretine, 23.00’te de Padişah’a gönderdiği telgraflarla, onlara, resmi görevi ile birlikte askerlikten de ayrılma kararını bildirdi. O günden itibaren de “sıfat ve yetkilerinden vazgeçerek, yalnız milletinin sevgi ve fedakarlığına güvenerek ve sadece ondan güç alarak vicdani görevine devam etme” kararını Mustafa Kemal Paşa Nutuk’ta ifade etmektedir. Bu gelişme üzerine, Türk Ordusuna rütbesiz komutan olarak kumanda etmiş, 5 Ağustos 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisinin kendisini Başkomutan tayin etmiş olmasını müteakip Sakarya Savaşını rütbesiz Komutan olarak idare etmiştir. Sakarya Savaşı zaferle sonuçlanınca, Meclis 19 Eylül 1921 günü muzaffer komutana, Mareşallik rütbesi ve Gazilik unvanı vermiştir. 1984 yılından itibaren de, bugün Gaziler Günü olarak kutlanmaktadır. Bu anlamlı gün, Gazilik rütbesine ulaşmış bütün evlatlarımıza ve Yüce Milletimize kutlu olsun.
Çanakkale Kara Savaşlarından memleketimiz semalarına bir güneş gibi doğan, her zaman üzerinde iftihar ve üstün liyakatla taşıdığı üniformasının her yıldızını savaş alanlarından “söke söke” kazanıp, mübarek omuzlarına yerleştiren Mustafa Kemal’imiz, Cumhuriyetimize ve onurlu bağımsızlığımıza giden yoldaki çetin muharebelerde, Aziz Mehmetçiklerinin en ön saflarında dövüşürken, iki kez gazilik mertebesine ulaşmıştır. İlki, 10 Ağustos 1915 günü sabahı Conkbayırı Savaşı sırasında aldığı yaradır. Conkbayırı bize geçtikten sonra düşman karadan ve denizden giriştiği kesif topçu ateşiyle araziyi cehenneme çevirmektedir. Etraf şehit ve yaralılarla doludur. Bu sırada Albay Mustafa Kemal savaş alanını seyrederken bir şarapnel parçası göğsüne çarpmış, cebindeki saati parça parça etmiş, vücuda girememiş ancak derince bir kan lekesi bırakmıştır. Hemen yanıbaşındaki Tümen Komutanı Yarbay Servet Bey (Yurdatapan) kanı görünce telaşlanmış, ancak Mustafa Kemal, Servet Bey’e susmasını, yaralandığını görürse askerin maneviyatının bozulabileceğini söyleyerek onu yatıştırmıştır. İkinci yaralanma olayı ise, Sakarya Savaşından hemen önce, son hazırlıkları kontrol ederken, aniden şahlanan atından düşmesi neticesi kaburga kemiğinin kırılmasıdır. Doktorun kesin istirahat tavsiyesine rağmen, Başkomutan sargılar içinde idare ettiği ve 22 gün, 22 gece süren Sakarya Meydan Savaşını zaferle sonuçlandırıp, azgın Yunan ordusunu Sakarya Nehrinin batısına kovaladıktan sonra, doktorun tavsiyesine uyabilmiştir.
İstiklal Savaşının Son Üç Gazisi Ağustos 2002’de son yurtdışı görevimden döndükten sonra, halen kaç İstiklal Harbi Gazisinin bizlerle birlikte yaşadığını araştırmaya başladım. Konuyu açtığım sayın ve sevgili bir dostum, Genelkurmay Başkanlığımızdan, halen hayatta olan İstiklal Savaşı Gazilerimizin listesinin temininde bana yardımcı oldu. Ekim 2003’te 13 Gazimiz hayatta idi. Adana/Uzunköprü’de yaşayan Gazi Hamza Bulut’un (VO-538.687.0 Sicil No.lu) Mayıs 2004’te vefat etmesiyle, bu 13 kişiden 10’u, bir yıldan az bir zamanda ebediyete göçmüş, geriye sadece 3 kişi kalmıştı. Bu 3 Gazimizi yaşadıkları köy ve şehirlerde ziyaret ettim.
İlk ziyaretim Ömer KÜYÜK’e İlk ziyaretimi, 17 Ağustos 2004 günü Çorum İli, İskilip Kazası, Çatkara Köyünde ikamet eden Gazi Ömer Küyük Dedeye (VO-592.181.0) yaptım. Gazilerin en genci olduğu için bazen Ankara’ya gelip, 30 Ağustos ve 29 Ekimlerde Başkomutanını ziyaret ediyormuş. 30 Ağustos 2004’te de geldi. İlk kez, İstiklal Savaşımıza katılmış, Başkomutan Mustafa Kemal’in emrinde dövüşmüş büyük bir askerle karşılaştığım için oldukça heyecanlıydım. Gazi göğsünde İstiklal Madalyası ile biz misafirlerine doğru yürürken, sanki odasından değil de Sakaryalardan, Dumlupınarlardan kopup gelen bir Mehmetçik azameti vardı üzerinde. Anılarını bizimle paylaştı, yara yerlerini gösterdi ve tabii Başkomutanından bahsetti. Her üç gazinin, Mustafa Kemal Paşa veya Atatürk adını zikredişlerinde sesleri sanki daha gür daha canlı çıkıyordu. Veda ederken, Ömer Dede, bizlere evinin çitine kadar refakat etti. Aracımız gözden kayboluncaya kadar da bastonu ile bizi selamlamak lûtfunda bulundu. 2005 yılının sonlarına doğru hastalanmış. Tedavi için geldiği Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ndeki odasında Gazi Dedeyi iki kez ziyaret ettim. Doktor ve hemşirelerin kendisine gösterdikleri ilgi ve muhabbet her övgünün üzerindedir. Gazimiz, “iyileştim” diyerek köyüne dönmüş ve bir Bayram günü, 12 Ocak 2006’da vefat etmiş. Mekanı Cennet olsun.
Yakup SATAR ile buluşuyorum İkinci ziyaretimi, 1 Kasım 2004 günü, Eskişehir’de kız evlatları ile ikamet eden ve gazilerimiz içinde en yaşlı olan Yakup Satar Dedeye (VO-569.902.0) gerçekleştirdim. Gazi Dede, I. Dünya Harbinde Bağdat’ta bulunmuş. İngilizlerden kaçıp yurda dönüşünü heyecanla anlattı. Arada bir durakladığında, bir kızı “Gazi Baba, şu da vardı, hadi anlat” diye hatırlatıyor ve biz o anıyı da büyük bir merak ve zevkle dinliyorduk. Ziyaret iki saate kadar sürdü. Gazimizin ellerini öperek vedalaştık.
Bir gurur abidesi Üçüncü Gazimiz Veysel Turan Dedeyi (VO-526.496.0) ise, 6 Ocak 2005 günü Konya’daki evinde ziyaret ettim. Gözlerinde, vatanımızı zalim Yunandan kurtarmış bir kahramanın asil ve gururlu pırıltıları sanki, “Biz kurtardık, vatanı sizler koruyacaksınız” der gibi idi. “Son Kahramanlar” isimli kitapta bulunan resminin yanına parmak izini almaya çalışırken büyük bir tevazu ile bir “Estağfurullah” deyişi vardı ki, bu ses kulaklarımdan artık hiç çıkmayacak. Bu aziz kahramanımız da, 25 Mart 2007 günü, Başkomutanına ve silah arkadaşlarına kavuşmak üzere bizlere veda edip aramızdan ebediyen ayrıldı. Mekanı Cennet olsun. Bizleri düşman gazabından kurtaran ve Sevgili Atatürk’ümüzle bu vatanın kurtuluş ve yeniden kuruluşu için omuz omuza çarpışan ve O’ndan bizlere yadigar kalıp, bir süre birlikte yaşamamızın mutluluk ve hazzını tattıran üç kahraman askerdi onlar. Ancak bizler ne yazık ki onlara layık olamadık. Vatan için yaptıklarını gereği gibi takdir edemedik. Anlamsız bir bürokrasi çarkı içinde, devletin ancak bu kadar verebildiğini savunduğu, 200-300 lira maaşla köşelerinde sessiz sedasız tevazu içinde yaşadılar. Açlık, sefalet dolu günlerde bile destanlaşarak, vatan sevgisi neymiş, kahramanlık, ölümü bile küçümsemek neymiş, başta azılı düşman olmak üzere bütün cihana gösteren büyük mücadelemizin bu son 3 kahramanının ellerini, yüzlerini öpebilmek, onlarla kısa da olsa sohbet edebilmek benim için rütbelerin en büyüğü, mutlulukların en yücesi ve ibadetlerin en kutsalı olmuştur.
Son Yolcu Yakup SATAR oldu Bu ziyaretlerimi gerçekleştirdikten sonra, intibalarımı bazı yayın organları aracılığı ile, ilgilenen dostlarla paylaşmak istedim. Bazıları yazımı alıp almadıklarını bile bildirmek lûtfunda bulunmadılar. Bazıları büyük değer vererek yayınladılar. Sağolsunlar. Bazıları ise, bir garip tutum sergileyip, aşağıda dile getirmeye çalıştığım temenni ve önerimi metinden çıkardılar. Konu şuydu: Acıdır ama, bu üç kahraman da çok uzun olmayan bir süre sonunda bizleri terk edeceklerdi. Arzum ve önerim, son yolcumuzu ebediyete uğurlarken Türk Bayrağına sarılı tabutunun, ya Anıtkabir, ya TBMM veya İlk Meclisimiz veyahut Genelkurmay Başkanlığımızın münasip görülecek bir köşesinde, bir-iki gün süreyle de olsa arzu eden vatandaşlarımızın saygı ve şükranlarını sunmak üzere ziyaret etmelerine imkan tanınması idi. Kanımca böyle bir imkan gerçekleşirse bu, İstiklal Savaşı Gazilerimize gösterilmiş olması gereken ancak maalesef gereği kadar gösterilmeyen ilgi ve hürmetin asgarisi olacaktı. Bu önerimi 2005 yılından itibaren her fırsatta dile getirmeye çalıştım. Ancak, yazılarımı ya kimse okumadı veya okuyup ilgilenmesi gerekenler dikkate şâyan bulmadı. Ne acıdır... Ne zaman ki Fransa’da I. Dünya Savaşına katılmış olan son Gazi Ponticelli, bizim son gazimizle aşağı yukarı aynı zamanda vefat etti ve cenazesine büyük bir törenle Başbakan, Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve yeni ve eski Cumhurbaşkanları (Sarkozy ve Chirac) katıldı, aniden uyandık. Ve her yerden “Bize yakışmadı” feryatları yükseldi. Yakışmayan neydi? Bugüne kadar olan ilgisizliğimiz mi, yoksa düşüncesizliğimiz, vefasızlığımız veya nankörlüğümüz mü? Son Gazimiz Yakup Satar’ı mahalli askeri yetkililer halkımız ve Eskişehir’de bulunan Maliye Bakanı Sayın Kemal Unakıtan uğurladılar.
Bir vefa örneği: SON BULUŞMA isimli film Benim tanımak şerefine nail olduğum son üç Gazimizin en dinç olanı rahmetli Ömer Küyük Dede idi. Gidip diğer iki silah arkadaşını ziyaret etmiş. Ama daha önce Ankara’ya gelip Başkomutanını, Atatürk’ünü ziyareti ihmal etmemiş. Bu ziyaretleri Sayın Nesli Çölgeçen “Son Buluşma” isimli filmiyle bizlere de yaşattı. Ayrıca Gazilerimiz adeta ölümsüzleştiler. Sayın Çölgeçen’e candan sevgi, saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Filmi izlerken tabii çok duygulandım. Ancak bir sahnesinde, duygu seline kapıldım dersem mübalâğa etmemiş olurum. Gazi Ömer Küyük Dedemiz, silah arkadaşı Yakup Satar’ı ziyaret etmektedir. Bu arada bir kişi, Yakup Dedenin sahnede görünmeyen bir kızına, Dedeyi çok ziyarete gelen olup olmadığını sordu. Cevap şöyleydi: Evet çok gelen oluyor. Ankara’dan bile askerler geliyor. Hatta yine Ankara’dan bir de “Elçi” geldi. Sadece bir elçi gelmiş olduğuna göre o “Elçi” bendim. Bu cevabı duyunca hem çok gururlandım hem de gözlerimin nemlenmesine mani olamadım.
Atatürk devrindeki Türkiye Bir güzel deyiş vardır. “Bazıları bulundukları yerden alır büyüklüklerini, bazıları işgal ettikleri mevkiye büyüklük verir.” Bu söz sanki Atatürk için söylenmiştir. Çünkü o, ulaştığı her mevkiye büyüklüklerinin en anlamlısını getirmiştir. Onuncu yıl nutkunda şöyle sesleniyor halkına “Büyük Türk Milleti, 15 yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaad eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki bu sözlerimin hiçbirinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.” Milletine hep doğru söyledi. Onu hiç arkadan bıçaklamadı. Milletine son nefesine kadar hep kol kanat gerdi. Büyük Milletiz dedi ama Büyük Devletiz hiç demedi. Onun önderliğinde büyüklük alın yazımız gibiydi zaten. Kimseden borç dilenmiyor, kendi yağımızla kavrulup, Osmanlı borçlarını bile ödüyorduk. Büyük önder Sanayi alanındaki gelişmeleri yerinde takip ediyor yeni fabrikaların açılışlarını mutlaka onurlandırıyordu. Uçaklar yapıyor, Hatay konusunda haysiyetli bir politika izleniyor, birçok devlet başkanı Ata’mızı ziyarete geliyordu. Hem de bizleri aşağılamak, emir gibi tavsiyelerde bulunmak, bizi istismar etmek için değil, sadece Cumhurbaşkanımıza saygılar sunmak, O’nu şahsen tanımanın zevkine varmak için geliyorlardı. 1950’lerden sonra entrikalarla dolu “çok yüzlü” politikasını hemen sergilemeye başlayan Yunanistan bile Atatürk’ümüzü Nobel Barış Ödülüne aday gösterebilecek kadar içten görünmek ihtiyacını hissediyordu. Ve, bütün bu gelişmelerin yanında çok anlamlı öyle bir olay vardır ki, tek başına, o zamanlar ne düzeyde onurlu bir devlet olduğumuz en büyük kanıtıdır. “Milletler Cemiyeti” Cemiyete üye olması için Türkiye Cumhuriyetini kendisi davet etmiştir. Avrupa Birliği’nin çapsız, ülkemizin kötü duruma düşmesinden başka hiçbir emeli olmayan ve her fırsatta memleketimize saldırmayı iş edinen politikacılarına duyurulur.
Güzel Türkiyem Aziz memleketim Uçurum kenarında yıkık bir ülke. Topyekûn bir savaş. Tekâlif-i Milliye/Milli Vergiler ile varını yoğunu ordusuna veren bir millet. Ancak bütün bu çabalar boşa gitmemiş, neticede bu cennet topraklar üzerinde bizim Devletimiz, bizim Cumhuriyetimiz kurulmuştur. Ne acıdır ki, bu topraklarda hâlâ şehitler veriyoruz. Arslan gibi genç evlatlarımız bölücü hainlerin kurşunlarıyla şehit oluyorlar. Neden, “Şehidimiz toprağa verilmek üzere Memleketi şu veya bu şehre gönderildi” veya “Memleketi şu şehirde toprağa verildi” deniyor, gerçekten anlamıyorum. Bizim memleketimiz Türkiye’dir. “Doğum yeri şu şehirde toprağa verildi” denilmesi daha doğru olmaz mı? Başka ülkelerde, “Doğum yeri neresi?” veya “Nerelisin?” diye sorulur. Bana “Memleket nere?” diye sorulduğunda, artık, “Memleketim Türkiye, doğum yerimi soruyorsanız İzmir” cevabını veriyorum.
SON SÖZLER... Gaziler Günü vesilesiyle, son üç gazimizi ziyaret anılarımı gazetemiz Yeniçağ okurları ile paylaşmak istedim. Bu anlamlı günde Cennet vatanımız uğruna kanları dökülmüş, bir uzuvlarından, milletinin bekası ve huzuru için mahrum kalmış bütün aziz evlatlarımız Gazilerimize sevgi, minnet ve derin saygılar sunuyor, vatanı için can vermiş ve hâlâ nerede ise her gün, bir gül bahçesine girercesine, gözlerini kırpmadan kara toprağa düşen yavrularımız aziz şehitlerimize Yüce Tanrı’dan rahmet diliyorum.
Son gazimiz yakup Satar’ı 1 Kasım 2004’te ziyaret etmiştim. Bu onur abidesinide 2 Nisan 2008 tarihinde son yolculuğuna uğurladık.
Veysel turan isimli gazimizi 6 Ocak 2005’te evinde ziyaret etmiş, anılarını dinlemiştim. Onu, görüşmemden 2 yıl sonra 25 Mart 2007’de kaybettik.
Ömer Küyük isimli gazimizin 17 Ağustos 2004’te ziyaret etmiş, elini öpmüştüm. Onu 12 Ocak 2006 tarihinde cennete uğurladık.